Excerpt for Amargi Dergisi Seçkisi by Propaganda Yayınları, available in its entirety at Smashwords

Amargi Dergisi Seçkisi


Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi - 4

 

Editör: Can Başkent

 



Şubat 2011 - Birinci Baskı

ISBN No: 978-0-9877973-8-4 (pdf), 978-0-9877973-9-1 (ePub),

978-0-9879366-0-8 (mobi)

Dizgi: Propaganda Yayınları

Kapak: İç Mihrak Propaganda Tasarım Kolektifi

Düzelti: karakızıl kolektifi

 

Propaganda Yayınları

HYPERLINK "http://www.propagandayayinlari.net" www.propagandayayinlari.net

HYPERLINK "mailto:iletisim@propagandayayinlari.net" iletisim@propagandayayinlari.net

 

Can Başkent

HYPERLINK "http://www.canbaskent.net" www.canbaskent.net

HYPERLINK "mailto:can@canbaskent.net" can@canbaskent.net

 





 

 

COPYLEFT Bu eserin telif hakkı yoktur ve hiç bir hakkı saklı değildir. Çoğalt, dağıt ve paylaş!

HUKUKİ SORUMLULUK REDDİ Editör ya da yayıncı, bu kitapta yer alan metinlere katılıp katılmadığını saklı tutar. Bu metinlerin hukuki ya da yasal sorumluluğu editör ya da yayıncıyı bağlamaz. Propaganda Yayınları ve editör, bu metinlerin içeriği nedeniyle sorumlu tutulamaz. SHAPE \* MERGEFORMAT




Copyright 2012 - Propaganda Yayinlari

Smashwords Edition

Creative Commons


Sunuş



Amargi dergisini düşündüğümde, aklıma ilk gelen sözcük polemik oluyor. Belki İnternet’in yarattığı şımarık ve küstah iletişim kültürünün oluşumundan çok önceleri yayınlanmış olmasındandır, ben bu polemikleri ve tartışmaları oldukça faydalı ve olumlu bulmuşumdur hep. Ateşli, kimi zaman saldırgan ve ironik ve biraz küstah ve ukala, kimi zaman şevkatli bir ton barındıran bu tartışmalar, bana sorarsanız, bugün dahi sahip olmadığımız bir tartışma kültürüne sahipti. Bu seçkide polemikler yaratan makaleleri okuyabileceğiz.


Amargi’nin bana anımsattığı ikinci kavramsa pasifizmdir. Yazarların pasifizm tartışmalarını, geleneksel anarşizmin bile ancak bir iki kitaplar öğrenilebildiği yıllarda sürdürmesi, nostalji yapıyorsam bağışlayın, duygusal bir saygıyla zihnime ve politik birikimime kazıdığım enerjilerdendir. Radikal ve militan pasifizmin anarşizmle ilintilendirilmesi, Amargi sayfalarında kendini belli etmektedir.


Bu bir tesadüf değil. Amargi ve ekibinin, o yıllarda ziyadesiyle etkin olan Savaş Karşıtları Derneği ve çevresiyle olan organik bağı, hem kuramsal hem de toplumbilimsel açıdan önemlidir. Gerek o yılların politik gündeminin sıcak çatışmalar ekseninde oluşması, gerek anarşist hareketlerin, bugünün aksine, o reel gündeme müdahale etme hakkını kendilerinde görmesi, Amargi dergisini okurken aklımıza gelen kimi gözlemler.


Dolayısıyla, Amargi, bir otonom tarafından yayınlanan ilk anarşist dergidir. Otonomculuğun zorlukları, aşamaları da bu minvalde, derginin sayfalarından takip edilebilir. Amargi, reel politikaya olan aktif müdahalesi manasında, bana kalırsa, diğer ön-dönem anarşist dergilerden ayrılıyor.


Propaganda Yayınları olarak, bu seçkide KaraKızıl Kolektifi’nin redaksiyonundan ve dizgisinden faydalandık. Kapak tasarımımız da yine, İç Mihrak tarafından yapıldı.


Propaganda Yayınları olarak, huzurlarınıza, yirminci yaş gününde bir Amargi dergisi seçkisini takdim ediyoruz.



Can Başkent

HYPERLINK "mailto:can@canbaskent.net" can@canbaskent.net

HYPERLINK "http://www.canbaskent.net" www.canbaskent.net


Şubat 2012




Sayı 1

Aralık 1991



Çıkarken


İsimsiz


Şu anda; bu ‘çıkarken’ yazısını yazarken, dergiyi çıkarmak i-çin, elde ne para var, ne de dosdoğru bitmiş yazı. Şimdilik para ödemeyeceğimiz bir büromuz var, birde iyi niyetli çabalarımız.


Entelektüel birikimimiz çok az. Anarşizmin tarihini ve teorisini de; Eh! İdare edecek kadar biliyoruz. Yazı yazma alışkanlığımız, mektuplar dışında hemen hemen hiç yok. Bu bir acındırma değil. Yardım çağırışı falan, hiç değil. Üstüne üstlük dergi ücretsiz. Ancak bağışlara da hayır demiyoruz.


Biz söylediklerimize ve ayrımlarımıza güveniyoruz. İyi niyetimize ve dürüstlüğümüze de güveniyoruz. Yapabilirliklerin bir kısmı iradi müdahaleye; bir kısmı da koşullara bağımlı olduğu için; nereye kadar gideriz, nerede takılırız, biz de bilmiyoruz.


Dergi, anarşist / özgürlükçü söylem içinde düşünce ve görüşlerimizin insanlara ulaşmasının bir zemini olarak düşünülürken, hayata müdahale etmenin bir aracı yolu olarak da var. Yani sokak bizim için asıl değeri taşıyor.


Derginin nasıl olacağı konusunda, çok net ve kesinleşmiş kararlarımız yok. Ayrıca, böyle olmasını da anlamlı görüyoruz. Zira bütün anarşistlere açık dediğimiz noktada, bir dizi problem var. Kapalıyız, yani bizden ‘yazı kurulundan’ geçer dediğimiz noktada da bir dizi problem var.


Bu dergiyi çıkaran bizler, belirli anlayış çerçevesinde birbirlerini seçmiş insanlarız.


Ayrıca, kimlik olarak da bir proje içinde çalışma arkadaşı olarak-asgari düzeyde de olsa bir seçim söz konusu.


Başlangıç olarak:


1- Anarşistlerin gönderdiği, çok ters gelmediği sürece, yer ve olanak olduğunda, ilkesel olarak her yazıyı yayınlarız.


2 - Dergiye ilişkin tartışmaya açığız. Açılım birbirimizi seçmekten geçer.


3 - Anarşist grup ve kişilerle, ayrıca daha geniş çerçeveli, ortak bir dergi projesine açığız. Gelişmelere göre bu dergi de bu hale gelebilir.


Amargi olarak, anarşist söylem içinde şu ya da bu yolun-anlayışın savunucusu değiliz. Bütün yolların handikapların olduğunu, önemli olanın, bu handikapları b ilmek ve yolların bu bağlamda bir seçim niteliği taşımasıdır. Bu zeminin kendisini, anarşizmin tarihinin sağladığını düşünüyoruz. Elde kalan genellikle pozitif önermeler değil, negatif önermeler. Devlete ve kurumlarına ilişkin, genel olarak iktidara ilişkin negatif çerçeve bizim geleneğimizdir. İnsana ve yaşama ilişkin pozitif saptamalar değişebilir. Yaşamın ve mücadelenin nasıl olması gerektiği konusunda bir çok görüş ve proje de olabilir. Bunların tek'e indirmeye çalışmak hem anarşizmin hem de yaşamın içine etmektir bizce.


Anarşizm, bilimsel veya nesnel bir söylem-hareket değildir. Sonuna kadar ahlaki bir hareketliliktir.


Ayrımını ve varoluşunu, ahlaki düzleme sadık kalışına borçludur. Ahlak ve özgürlük ilkesi gerçekliğini insan ilişkilerini n varlığından alır. Özgürlük ilkesinin, kendi dışında pozitiviteye ve nesnelliğe ihtiyacı yoktur. Bunun dışına çıkıldığı ve bütünselliğe/tekliğe yönelen her çaba, aynı zamanda özgürlüğün katlidir.


Biz Amargi olarak, her grup ve anlayışın kendi pozitivitelerini dayatmaya çalışmadığı her durumda, özgürlük mücadelesinin yallarının açılacağını iddia ediyoruz.


Amargi'yi şu anda oluşturan insanların, hemen hemen hepsi neredeyse farklı alan ve anlayışa yatkın. Bizce olayın güzelliği de burda.


Dikkat ederseniz, liberterlik-özgürlükçülük gibi kavramların dışında, anarşizmi özellikle kullanmış oluyoruz. Zira Türkiye'de yazın hayatında bu ter imin meşrulaşması gibi bir derdimiz var. İkincil olarak da Lenin'den miras kalan, ‘her olumsuz halta’ anarşizm yakıştırma sına karşı, terimin aslına sahip çıkmak...



Bir Mücadele Perspektifi


Osman Uzun


Bu yazıda açımlanmaya çalışılacak olan, anarşizmin yapısından kaynaklanan bazı şeylerin, hareketin genel bir özgürlük mücadelesi perspektifi çizmesinde, zayıf kalmasına neden olması. Mücadele alanlarının yaratılmasında zorlanma, uzun soluklu mücadelelerin oluşturulamaması marjinallik içinde boğulmak, vs.


Radikal bir söyleme sahip olan anarşist hareket, belki geçmişte mücadele yöntem ve alanlarını bulmakta, sokağa dökülmekte, çok fazla zorlanmıyordu. Ama bugün zorlandığı ve kısır kaldığı çok aşikar. Tarihsel olarak, bu olguya bakmak anlamlı. Ama bu yazının konusu değil.


Tarihsel olarak devrimlerin, özgürlük ve eşitlik taleplerinin totaliter sosyalist devletlerde boğulmasının sonuçları, bütün özgürlükçü söylemlere karşı genel ve köklü bir güvensizliği yarattı. Bu güvensizlikten, en az sosyalistler kadar anarşistler de payını aldı. Anarşizmin devlet, iktidar ve iktidar ilişkileri konusundaki tezleri, sosyalist devletlerin geldiği şu noktada su götürmez bir şekilde doğrulanmıştır. Bu durum, normal olarak anarşizme bir güven bir katılım sağlaması gerekirken, hiç de öyle olmadı. Devrime ve özgür toplumun olabilirliğine karşı güvensizliğin nedenini salt sosyalistlere atıp, işin içinden sıyrılmak mümkün ve kolay bir yol. Ama devrime ve özgürlüğe karşı güvensizlik, şu veya bu düşüncenin ya da uygulamanın getirdiği tahribatların ötesinde çok dan ciddi ve çaplı bir sorun. Devrimler sadece sosyalist ülkelerde başarısız olmadı. Geçici dönemsel istisnalar hariç, bütün devrimler yeni devletlerle, iktidarlarla sonuçlandı. Anarşizm, tarihinde, iktidara yönelmeyerek, iktidar olmayarak temiz kalmayı becerdi. Fakat özgür toplumların olabilirliği iktidarın köklerinin uzunluğuna ilişkin büyük sorular ve bulgular karşısında, bütün ‘özgürlükçü’ söylemler gibi, o da küçüldü ve marjinalleşti. Bunun temel nedeni, iktidarsız bir toplumun nasıl alacağı konusunda doyurucu yanıtların zor verilmesi. Anarşizm gibi özgürlük noktasında çok duyarlı bir hareketin kendisinin özgür toplumun olabilirliğine inancını kıracak çok fazla şey görmesi ve boğuşması, fazladan bir etken oluyor. Bu saptamaların iki yönü var: Birincisi; olguların kendisi, yani neredeyse insan ve toplumun var oluşundan kaynaklanan diyebileceğimiz nedenlerden dolayı, iktidarın zorunluluğu. İkincisi; iktidarın zorunluluğu yargısının genel kabulü; ideolojik düzlemde bu kabulün, hayatın sürekli örgütlenmesinde, en az birincisi kadar etken olması. Bu genel kabul, iktidarların kendilerini savunmalarının güçlü bir malzemesini oluştururken, teorinin safdilliğine düşmeyen, rahatlamayan anarşizm için ayak bağı oluşturmayı sürdürüyor.


Radikal bir söyleme, hareketliliğe sahip olan anarşizmin radikalliğinden kaynaklanan, zaafları ve doğurduğu sonuçlar:


Devrime, dünyayı değiştirmeye inancın, böylesine güdükleştiği bir çağda anarşizmin söylemine ters düşmeden, yürütebileceği özgürlük mücadelesine, tekabül edebilecek etkin bir devrimci dalga yok. ‘Ortada dayanabilecek ne bir sınıf, ne de kitle söz konusu’. Sonuçta; tavizsiz söylemin radikalliğine halel getirmeyen, sadece bireysel başkaldırı, hatta bireysel intihar eylemleri, daha açık olalım: Bireysel terör kalıyor. Bir de bütün iktidar ilişkilerini reddetmiş münzevi ya da bir lokma bir hırka yaşam tarzı. Benim kişisel olarak, hakkıyla yapılıyorsa ikisine de itirazım yok. Özgürlüğe giden yolların bir ikisi de budur.


Kişi kendisini yaşadığı şu tahakküm toplumundaki yaşamını bir uzlaş ma onurundan ve insanlığından taviz verme olarak görüyorsa, (ki öyledir) uzun vadeli ödünlerin verildiği, kitlesellik dertlerinin girdiği bir özgürlük mücadelesine benim gönlüm el vermiyor, kendimi sonuna k adar savunamayacağım alanlarda bulunmam diyorsa, tekrar söylüyorum; söylediğini eyleyebiliyorsa eyvallah. Bütün kurumlarda bütün ilişkilerde tahakkümü gözlüyorsak, duyuyorsak yaşamayı sürdürmek biraz da onursuzluğa rağmen var. Her anarşist bunu içinde duyumsar. Tahakküme her başkaldıranın, her direnişin özgürlük demek olduğu da, özgürlüğün bir yal, arayış, mücadele olduğunu da bilir. Ama bir şeyler yapmak konumunda kuşatılmışlık kendini farkettirir. Tavizsiz kuşatılmışlığın dışına çıkmak, hem bir dizi problemi içerir, hem de kolay değildir. Tahakküm ilişkilerinin hüküm sürdüğü, baştan aşağı reddettiğimiz bir dizi kurumlarla birlikte yaşıyoruz. Dolayısıyla anarşist söylem hangi alanda kaf dağındaki Anka kuşunu göstermenin dışında bir şeyler söylemeye kalkıyorsa, kendini red ile de baş başa kalmış buluyor. Derneğin öğrenci hareketliliği içinde okulu terk edin, eğitim istemiyoruz, gibi önermeler, anarşizmin yapısına çok uygun. Fakat nedense bunlar belirli patlama dönemleri hariç bir türlü aktivite oluşturamayan, yerini de bulmayan önermeler oluyor. Okulu terk ettik, ne yapacağız? soru suna karşılık önerebileceğimiz, başka bir yapı ve oluşturduğumuz yaşam alanları da yok. Benzeri bir dizi örnek verilebilir. Ve hep aynı nokta ile karşılaşırız. Anarşist hareket, kendi yaşam alanlarını yaratıncaya, sıcak bir mücadele ortamı oluşturuncaya kadar, ‘Reddi ile de yürümek zorunda’. Burası oldukça zor bir yerdir. Zira bazı muhalif söylemlerle, ayrımların karışma tehlikesini de içeriyor. Bence anarşizm ayrımlarını kurumlar içindeki mücadelesinde çok net koyabilir. En temel ayrım da, anarşizmin muhalif bir söylem değil, özgürlükçü bir söylem olmasından kaynaklanıyor. Kurumlar içinde, uzun veya kısa yürüyüş ten söz etmiyorum. Ekonomik-demokratik mücadele gibi formasyonlara da girmiyorum. Sivil toplum kurumları içindeki mücadele, kurumların dışında bir hareketlilik becerildiği ölçüde zaruriyet değildir. Bunun içindir ki, anarşizmin kurumlar içindeki özgürlük mücadelesi, kurumlar dışı diğer anarşist mücadele biçim ve yöntemlerini dışlamaz, aksine radikal eylemliliklerinin becerildiği noktada kendi durumunu daha fazla bir ayıp alarak görür. Peki o zaman taktik bir mücadele biçimin den mi söz ediyoruz? Eh, belki biraz öyle. Ama asıl olarak bu yaklaşım düzenin sınırları içindeki, talep ve eylemliliklerin, insani boyutuna ilişkin ahlaki tavır alma zorunluluğundan kaynaklanır. Teorilerin yaşama uymadığı gibi, ilkelerin birebir yaşama uymadığını da bilmemiz gerekiyor. Örneğin; Kürt halkının direnişi gibi çok somut bir durum var önümüzde. Onlar için özgürlük; Bağımsız veya federatif bir kürt devleti dernek ise, acaba nasıl, bir tavır almamız gerekiyor? Devlet ve özgürlük, bu iki karşıt kavram fena halde birbirine yakınlaşmış durumda. Orada tavır almamızı kolaylaştıracak, anarşist bir hareketlilik de ufukta görünmüyor.


Yaşamın içinde tavır alabilmek için, genel ilkelerle çelişmeyen, alt ilkelere ihtiyacımız var. Bunlardan bir tanesi, ‘mazlumun yanın da almak’. Bu ilke, eğer dürüst bir şekilde hayata geçirilirse, kurumlar içindeki dana fazla özgürlük istemlerinde, ekonomik talepler de anarşizm aktif bir kerhen destekleyici olabilir.


Kerhenlik onun mücadele ettiği alanı, komple yok etmek ya da radikal bir şekilde farklılaştırmak gerektiği yargısından kaynaklanır. Yani hem bazı alanlarda mücadele edip, hem alanı hem de aradaki kendini reddetmek mümkün. Bulunuşun kendisini mazlumun yanında olunduğu için, anlam kazanırken, reddedişin kendisi uzlaşmamanın, iktidar olmamanın sigortasını oluşturur.


Sivil toplumun her özerklik talebinde, aslında yeni bir devlet tanımı, yeni bir devlet istemi vardır. Anarşistler yeni devlet istemenin kefaretini tabii ki üstlenmezler.


1) Sivil toplumun, iktidarla consensus'unu oluşturduğu her yerde; ya bu consessus'u bozmaya çalışır ya da talepleri bir adım ileri götürmeye çalışır.


2) Sivil toplumun isteğini devletten talep yerine, kendi özyapılanmaları, özgüven zemini üzerine oturtmaya çalışır.


3) Devletin içkinleşmesinin önü uyarılarla, mütemadiyen kesilir. 4) Dayanışma ve paylaşma kültürünü yaratmaya çalışır.


Tabii ki bütün bunlar, devletin rasyonalizasyonunun sınırları içinde boğulup kalmayı, tamamıyla engelleyecek bir reçete oluşturmuyor. Bu tehlike her zaman olacaktır. Tıpkı başka alan ve yöntemlerde, başka tehlikelerin olduğu gibi.


Söylemin radikalliğinden kaynaklanan başka bir zaaf da anarşistlerin kendi aralarındaki ilişkilerinde, otorite, iktidar konusunda çok duyarlı olmalarından kaynaklanan, herkesin birbirinde otoriterlik yada bunu beceremediği için, yapamadığı yargıları etrafında, okların sürekli olarak fırlatıldığı bir çatışma yoğunluğu. Bu durumun varlığı ilişkilerin gizli ast ve üst'lerini oluşturmamasının sigortası olması gerekirken nedense genelde hiçbir şey yapılmadan dağılmanın gerekçesini oluşturuyor. İç ilişkiler anlamında, mükemmelliyetçilikten vazgeçilmeli. Eleştirilerin genelde pozitif motivasyon dan değil, negatif motivasyondan kaynaklandığı sürekli göz önünde tutulmalı. Bence kısmi geçici otoritelere okey çekilmeli. Zira insan ilişkilerinin tamamen eşitlenmesini beklemek yanlış daha da ötesi kötü bir şey olur. Önemli olan otoritelerin olması değil, anların kurumlaşması ve bulundukları yerde kendilerini rasyonalize et meleridir. Diğer bir noktada iç ilişkilerin, özgürlük mücadelesi aktivitesi ile orantılı gitmesi gerektiğidir. Zira mücadelenin az ve hiç olduğu noktada devletin sınırları içinde, özgür-eşit birliktelikler en fazla özgür ve eşit bir şekilde birbirlerini yerler. Bir de özgürlüğün, her istediğini yapma algısına karşı sınır ve kural koyma korkaklığı var. En küçük toplumsal birim dahi; doğal olarak belirli sözleşmeler üzerine kurulur. Eğer sözleşmelerin içeriğine itiraz yoksa; sözleşme sözleşmeyi oluşturanların üzerine çıkmadığı ve her an değişebilirliğini bozacak, birebir ilişkileri aşmadığı, sözleşmenin genel geçer ilan edilmediği yani hukuk oluşmadığı sürece problem yoktur. Tabii ki söylenenler alternatif yaşam birimlerine de ilişkindir. Alternatif yaşam birimlerinin gerekliliğine inanıyorum. Özellikle doğayla uyumlu bir yaşam birimi, kavramlarımızı dilimizi oluşturmakta çok şey katacaktır. Yaşam birimlerini oluşturma manın hem bir dizi mazereti var hem de hiç bir mazereti yok. Eğer kent içinde kalıp, sürekli doğaya gitmekten söz ediliyorsa, radikal kopuştan dem vuruluyorsa, fakat bir türlü gidilemiyorsa, söz pasifize olmanın gerekçesini oluşturmaya başlamış demektir. Yaşam birimlerinin içeriği ya da çerçevesi konusunda eğer her şeyin sonuna kadar paylaşıldığı, paylaşım delisi, açıklık delisi, dürüstlük delisi, çok sıkı birliktelikler kurmaya, oluşturmaya çalışılırsa öncelikle SIKAR. Daha da önemlisi; ahlaki otoriter belirlenmiş bir yapı oluşturmuş oluruz.


Bütünsellik Derdi

Anarşizmin özgürlük noktasındaki radikalliği onun hem iktidara yönelmemesinin sigortasını oluştururken, hem de bütünsellik gibi bir arayışa girmesine itelediği içindir ki sürekli bir handikapla izdivaç olur. Ya da buna bir gel-git, gerilim demekte mümkün. Negatif anlamıyla anarşizmin radikalliği her zaman başarılı ve doğru sonuçlar verdi. Fakat ne zaman ki pozitif şeyler söylemeye başladığı, ya oralarda kısır kaldı, fazla ileriye gitmedi ya da çuvalladı. Radikallik özgürlük talebinin içinde bütün iktidar kırıntılarını dahi atmaya çalışırken, bir bütünlük ideallik noktasına geldiğinde ise özgürlüğün erimiş olduğunu gördüğü içindir ki bundan genellikle vaz geçer. Anarşizmin başarısı da, başarısızlığı da ama asıl olarak başarısı bu baba handikapta yatar. Bu handikap başka şekillerde bütün düşünsel akım ve özgürlük hareketlerinin de handikabıdır. İster adı tanrının düzeni olsun, ister doğanın ister bilimin, tarihin falan filan kurulacak bütün bütünlüklerin insana ve özgürlüğe yer bırakmadığının kanıtını verir. Bütünlüğün kurulmadığı yerde ise özgürlük genel anlamı ile tartışılıyordur. Anarşizmin bu noktadan yola çıkarak, genelde devlete ve kurumlarına ilişkin bir isyan hareketi olarak algılanmasının kendisi çok anlamlıdır. Bu bir zaaf gibi görünse de aslında güçtür. Yapılması gereken handikabın aşılması değil, durumun rasyonalizasyonunu güçlendirmektir.



Negatif Söylemin Pozitivitesi


Ahmet Nazım Hür


Özgürlükçü söylemin güçlülüğü ve güçsüzlüğü negatif söyleminde yatmaktadır. Pozitif söylemlerin şabloncu olduğu ve insanı uzak programlar ürettiği sosyalizmin çöküşü ile bugün bir kez daha doğrulanmıştır. İnsana uyması mümkün olmayan şablonlarıyla insansız, insanı doğanın efendisi gören ve doğa üzerinde kurulacak tahakkümün güçlülüğü ile insanın özgürleştiğini savunan tezleriyle hümanist Sosyalist söylem (bugün hümanizmi savunmayan sosyalistler de vardır Lenin'i savunmayan Sosyalistlerin olduğu gibi) oluştuğu ilk günden bu yana özgürlük düşüncesinden uzak Etiği ve Kich estetiğe sahip şatosu tahakküm ile ayakta durdurulmaya çalışılmış ve sonunda tüm otoriter düşünceler gibi yıkılmıştır. Bugün iktidarın tadını tatmış sosyalist yöneticiler hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan ülkelerini kapitalizme sat ma yarışına girmişlerdir. Çünkü yönetenin ideolojisi yönetmektir. Yönetimin şeklinin Sosyalist, Faşist, Kapitalist olması yöneten için farketmez.


Negatif söylemin, özgür bir dünya isteyen insanlar için önemi yadsı namaz. Bugünkü yaşam biçimi içinde oluşmuş bireyler kendi özbenliklerine varabilmek için negatif söyleme tutunmak zorundadırlar. Pozitif söylemler bugünkü yaşamı yeniden üretmekten başka bir işe yaramazlar.


Bugün kendi ile uğraşmayan, kendi içindeki bugünkü yaşam biçiminin pisliklerini, benliklerine yapışan çamurları temizlemek derdinde olmayan insanların, dünyayı değiştirmeleri düşünülemez. Yaşam iki yönlü mücadeleyi gerektirir. Bir yandan kendi iç benliğimizde bugünün pisliklerinden arınma, kendi öz benliğimizi ve iç barışımızı sağlama mücadelesi, diğer yandan dışarıdaki otoriter yaşamı değiştirmeye yönelik öz gürlük mücadelesi. Negatif Söylem çıkış noktası olarak bu iki mücadele içinde olmazsa olmazdır.


Bugün özgürlükçü mücadele biçimlerinin en büyük problemlerinden biri negatif söylemin pozitivitesidir. 19.yüzyıl Anarşist düşünürleri kendi çağlarında ki diğer düşünürler gibi büyük hatalara düşmüşlerdi Aydınlık felsefesinden ilham alarak, insanın özde iyi olduğu düşüncesinden hareketle ilerici diye adlandırılan insansız cennetler hayal etmişlerdir.


Bugün artık insanın özde salt 'iyi' ya da 'kötü' olmadığını, insanın otoriter ve özgürlükçü yönlere sahip olduğunu biliyoruz. Ayrıca, üretimin bir çıkmaz olduğunu, teknolojinin insanın ihtiyaçlarına cevap vermek yerine yapay ihtiyaçlar üretmekten başka işi olmadığını da biliyoruz. Tüm bunlara bağlı alarak nükleer fiziğin ve genetik biliminin gelişimi dünyayı insanın düşünemeyeceği kadar büyük ve tehlikeli cehennemlere gebe bırakmıştır. Günümüzün en büyük sorunu, insanın insana ve insanın doğaya otoriter yaklaşımıdır. 19. yüzyıl Anarşist düşünürleri devleti, insanın özgürlüğünün üzerinde duran bir ur, bir canavar olduğunu ve devletin yıkılması ile insanın özgürlüğü yakalayacağını düşünüyorlardı. Çünkü o zamanın devletleri bugünkü kadar gelişmiş değillerdi. Artık günümüzde devlet, bilimin de yardımıyla iktidar ilişkisini iki kişi arasındaki ilişkiye kadar genişletmiştir. Bugün Özgürlükçü/Anarşist düşüncenin problemi, devletlerin kaldırılması yanı sıra, devletlerin insan ilişkilerine soktuğu iktidar ilişkilerinin de yok edilmesidir.


M. Foucoult'nun 'iktidarın mikro analizi' yazısı sonunda özgürlükçü mücadele biçimleri kendilerini tekrar sorgulamak ihtiyacı hissetmelidir. İki insan ilişkisinde bile iktidar var ise önümüze iki yol çıkmaktadır. Birincisi; hiçbir şeyi değiştiremeyiz düşüncesinden hare ketle bizi yılgınlığa ve nihilizme sürükler. Bence nihilizm yaşanılan sistemin emniyet subablarından başka bir şey değildir. Yaşamı ve ölümü anlamsız bulan bu düşünce insanı, ister yaşamı, isterse ölümü seçsin bugünkü yaşamı anlamlı kılmaktan öteye gidemez. Nihilizm konusunda başka bir yazıda düşüncelerimi daha geniş aktarmaya çalışacağım. Böylece önümüzde ikinci yol kalıyor. İkinci yol ANKA kuşunun aranmasıdır. İki kişi arasındaki ilişkide bile iktidar mücadelesi olduğunu bilerek gayet pratik çözümlerle bu iktidar ilişkisini en aza indirgemektir. Bunu yaparken mücadelenin iç ve dış olarak iki yönlü olduğunu unutmamalıyız.


Özellikle gelişmiş ülkelerde (tabi ki gelişmişlik kavramı tartışılır) Özgürlükçü/Anarşist mücadele biçimleri genel olarak devletin sınırları dışına çıkamamaktadır. Negatif söylemin pratikte bazı pozitif sorulara suskunluğu özgürlükçü mücadele biçimlerini 19. yüzyıl Anarşist düşünürlerin ve hatta Marksın pozitivitesine itmektedir. Bugün iflas eden Marksist düşünce kabuk değiştirip Özgürlükçü mücadele biçimlerine yaklaşarak yaşamayı ummaktadır. Nitekim negatif söylemin kendi pozitivitesini oluşturamazsak bugün yükseliş durumundaki Özgürlükçü Anti-Otoriter mücadeleler yerini otoriter ters ütopyalara bırakacaktır.


Bugün savaşın her biçiminin egemen olduğu dünyamızda Antimilitarizm, negatif söylemin net olarak pozitif görüntüsü olan bir alandır. İktidar ilişkisi olarak devletlerin insanlara şırıngaladığı, devlet insan, insan insan, insan doğa ilişkileri dışında, bireyin devletlere rağmen kendini var edebildiği bir alandır. Bireyin kendini net olarak ifade ettiği Anti-Militarizm sevginin yerine her yanımızı şiddeti n sardığı dünyamızda, örgütlü şiddete indirilen en büyük darbedir. Devletlerin kanlı parmaklarıyla imzaladıkları, kanlı savaşların sonucu kanlı barışlarının sahteliğini yüzlerine vurucu evrensel bir mücadeledir. Günümüzde bir takım ülkelerde tekrar hortlatılan milliyetçilik akımlarına karşı da birbirini baş düşman ilan etmiş ülkelere karşı da ırksal, dinsel, ülkesel kimliklerden sıyrılmış olması nedeniyle dünya barışı için en doğru mücadele biçimidir.


Devlet kendi meşruluğunun çok zorlandığı bu alandaki iktidar ilişkisini 'gelişmiş' ülkelerde alternatif hizmet v.b. kurumlarla korumaya çalışmaktadır. Her zaman olduğu gibi bugünde biçimsel özgürlükçü/ antiotoriterler devletçi mantıklarıyla devletlerin kendilerine sunduğu bu alana sarılmış ve bireyin devletle arasında militarizm alanında kopardığı iktidar ilişkisini yapıştırmaya çalışmaktadırlar.


Anti-militarizm, militarizmi red etmekle özgürlükçü negatif söylemi, militarist yapılara rağmen kendini var ederek negatif söylemin pozitivitesini oluşturduğu bir alandır. Anarşist/Özgürlükçü mücadele biçimleri bireyin iktidarla ilişkisini net olarak kopardığı başka a lanlar bulamadığı sürece, devletin sınırları içinde, zaman zaman moda olan mücadele biçimlerine mahkum olacaktır.




Sayı 2

Şubat 1992


Antimilitarizme İlişkin Ayrımlar


Vedat Zencir



Antimilitarizm konusunda bazı ayrımlar karıştırılıyor. Bu karışıklıklar, şöyle ya da böyle hareketliliğin gelişimini sekteye uğratıyor. Bu broşürde mümkün olduğunca bazı ayrımları netleştirmeye çalışacağım. İkincil olarak, farklı anlayış ve kaygılardan yola çıkan antimilatiristler için. en geniş eylemlilik zeminini oluşturmak gibi bir amacımız var.


Bireysel Şiddet - Kurumlaşmış Şiddet (Militarizm)


Şiddet, insanın doğasına aykırı veya doğasının dışında, sonradan edinilmiş bir şey değildir. Ahlaki olarak şiddeti kötü, insanlık dışı şeklinde nitelendirebiliriz. Ancak, insan doğasında şiddeti yok saymak ve bunu kanıtlamaya çalışmak gibi bir anlayış, öncelikle insan doğasını belirlemeye çalıştığı için tehlikeli ve sakattır. İkincil olarak, insanda şiddetin bulgulandığı her noktada, bütün savunularını yitirmeye mahkumdur.


Şiddet de, Pasifistlik de (şiddeti reddetmek anlamında) insana özgü şeylerdir. İnsanlığın her aşamasında şiddet var. Şiddeti insana dışsal gören anlayışla, ilerlemeci ideoloji ve militarizm, insanı doğanın efendisi sayarlar. Bu anlamda aynı metafizik temeli paylaşırlar. Zira her iki felsefede, insanın doğaya tahakkümüne peşinen meşruluk sağlar. İnsanın doğaya tahakkümü ile insanın insana tahakkümü arasında çok sıkı bir bağlantı söz konusudur. ‘Doğada da, insanda da şiddet vardır, öyleyse ordular olacaktır’. Yargısı eğer doğru bir yargıysa ve bireysel şiddetten militarizm zorunlu olarak ortaya çıkıyorsa; Antimilitarist olmak için direnen bir kafanın bu durumda iki çözümü vardır. Ya insan doğasında şiddetin olmadığı yargısına sarılacak ya da insanın pasifist bir ahlak anlayışı doğrultusunda bütünüyle ‘yapabilirliğine’, ‘eğitilebilirliğine’ inanacak. Bir seçim olarak pasifistliği seçecek, başka insanlarında kendisi gibi seçebilirliğini söyleyerek, en azından sorumlu olmaktan kurtulacak. Birinci anlayışta olan insan, önce kendi içindeki şiddet duvarına çarparak çok çabuk parçalanacaktır. İkinci anlayışta tehlikeli olan, en az militarizm kadar totaliter bir toplum yaratma potansiyeli olması ve sözde sorumluluktan kurtulma yanılmasıyla militarizmin dolaylı yollardan da olsa yaşamasına katkıda bulunmasıdır.


Bireysel şiddet ve kurumlaşmış şiddet arasında, anlaşılır ve ciddi bir bağ vardır. Ancak bu bağ zorunlu değildir. Yani bireysel şiddetten, kurumlaşmış şiddet zorunlu olarak çıkmaz. Şiddetin örgütlenmesi, devletin ortaya çıkmasıyla eşzamanlıdır. Devletsiz ve ordusuz bir toplum göremediğimi: için, genel anlamıyla şiddet ve militarizm sürekli karıştırılıyor. Dolayısıyla bireysel şiddetten, militarizmin zorunlu çıkacağı yanılgısıyla militarizmin gerekliliği yargısı buluşuyor. Toplumsal ve tarihsel olarak baktığımızda, ordunun imparatorluklarla birlikte ortaya çıktığını görürüz. Tam olarak bir saldırı ve fetih amacıyla oluşturulan ordu; İmparatorun geniş topraklarındaki halkı bir arada tutmaya, imparatorluk adına çalıştırmaya, yeni fetihler için asker toplamaya yarar. Ordunun çıkışını, bireysel şiddetin zorunlu uzantısına veya toplulukların öz savunmasına bağlamak, orduya haksızlık yapmak olur! İmparatorluklardan geriye doğru gittiğimizde militer öğeleri daha az görürüz. Eski topluluklarda, topluluğun kendisini savunması için, gerektiğinde savaşabildiği insanların bir araya gelmesi söz konusudur. Burada bir şef olabilir. Ancak bu yine de ordunun özelliklerinden uzaktır. Olayı bireysel şiddetten başlayarak düşünsek bile karşımıza tahakküm ve güç çıkacaktır.


Varsayalım ki, iki ilkel insan bir şeyi paylaşamadı ve ikisi de o şeye sahip olmak istiyor. Çıkacak olan kavga sonunda, güçlü olan ya da silahı daha ileri olan diğerini öldürdü. Eğer onu öldürmeyip, kölesi-askeri haline getirecek kadar ‘akıllanmışsa, militarizm yeşerdi demektir’. Ama bu durumda da belirleyici olan, şiddetin varlığı değil, şiddetin tahakküm için kullanımıdır.


Militarizmin varlığının ve şiddetinin nedeniyse, erkin erkliğini sürdürmesiyle, insanların tahakkümüyle doğrudan ilgilidir. Şiddetin uygulanmasının nedeni yaşamsal değil, erkseldir. Nedenler de çoğu zaman somut değil soyuttur. Bireysel şiddet, kendi adına kendisi için hareket ederken, militarist şiddet, başkaları adına, genel adına, hatta abararak insanlık adına hareket eder. Militarizmin varlığı için şiddet zorunludur ve olmazsa olmaz bir şeydir. Ama genel anlamıyla şiddet için militarizmin gerekliliği, olmazsa olmaz değildir. Şiddet militarizmin malzemesini oluşturur ama neden, yukarıda belirttiğimiz gibi güç-erk istemidir. Erkin erkliğini koruyabilmesini ve yaşatabilmesinin en önemli yolu, şiddeti örgütlemesinden geçer.


Örgütlenmiş Şiddet Başka Amcalardır!


Nedense bireylerin kendi aralarındaki sorunları kendi yöntemleriyle halletmeye çalışmaları, devlet için bağışlanmaz bir suçtur. Ve devletler, hukukun adillik kisvesi altında, çatışmalarda hakim olmaya, hak eden yere ceza vermeye pek heveslidirler. ‘Kramer Kramer'e Karşı’da bir sahne; çocuğun babasına sorduğu soru çok anlamlıdır: ‘Ayrılmak için neden başka amcalara gidiyorsunuz?’ ‘NEDEN BAŞKA AMCALARA GİDİYORUZ?’ Örgütlenmiş şiddet başka amcalardır. Ve onların işi, sürekli ceza vermektir. Kendilerine hiç de vazife olmayan, hiçbir alakalarının olmadığı çatışmalarda, adalet cübbesi altında ‘haklı’ ceza dağıtırlar. Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki, bireyin kendi ölçülerinde karşısındakine kestiği cezanın korkunçluğu karşısında ürperenler, hukukun cezasını meşru ve insani görenler, HİÇBİR BİREYİN HAPİSHANESİ YOKTUR.


Bugün bütün devletler, iktidarlarını, ordularını, polislerini ve mahkemelerini bir zorunluluk temeline oturtuyorlar. Bu zorunluluğu, bütün insanların iyi olmadığı, kötülerin ve canilerin de olduğu, düşman ulusların bulunduğu, insanların yaşamlarını ve mallarını güvence altına almak, korumak mantığı zeminine oturtuyorlar. Şu ciddi bir soru, herhangi bir organ, insanlar adına insanları korumak, onlara adalet dağıtmak hakkını kendisinde nasıl görür. Ve insanlar kendilerini korumak adına, bir organa neden vekalet verirler? Ve sonra da bu organların gazabından neden korunmaya çalışırlar?


İktidar, hukuk toplum adına hareket ederken: (Temsil şekilleri, nitelikleri farklı olabilir.) Hepsi chaosun önleyicisi cosmosun zorunlu koruyucuları ve adaletin gerçekleştiricisi oldukları rasyonalizasyonuna sarılıyorlar. Seçilmek veya seçilmişler tarafından seçilmek, toplumun geneli adına, herkes adına karar vermek için yeterlidir. Dolayısıyla hukukun müeyyidelerinin caydırıcılığının olmadığı yerde, suça, kötülüğe meyilli olan insan, bütün düzeni, toplumsal barışı yıkacaktır. Kısacası, müeyyide olmadan, bu insanlar rahat durmazlar. Bunu bildikleri için de, kendilerini zaptedecek, yola getirecek kurumlara ihtiyaç duyarlar. Ve onları seçerler. Yani birey, bir özne olarak seçme noktasında kendi kaderini belirler. Fakat iyilik, adalet, düzen, barış gibi sözde bireyi koruyan değerler, asıl olarak büyük anlamda özne olan devlete ve ulusa aittir. Zaten devletin yasalarının dışında birey düşünülemeyeceği için öncüllerin devlete ait olduğu ve ancak yurttaş kimliği ile birey, hukukun oluşmasında katkıda bulunur. Seçse de seçmese de, oy kullansa da kullanmasa da, reddetse de etmese de, ‘toplumsal concensus’un oluşturduğu yurttaşlık haklarına ve görevlerine tabidir. Dolayısıyla, bireyin, genellikle devleti ve hukuku doğar doğmaz onayladığı için. pek fazla söz söylemeye hakkı yoktur. Sonuçta her çocuk asker doğar.

Militarizmi yalnızca orduyla sınırlamamak gerekir. Devletin hukukuna ve yasalarına dayanan her kurumlaşmış şiddet, militarizmdir. Tutarlı bir antimilitarist tavrın, zorunlu olarak diğer kurumlara da (başta polis olmak üzere) reddetmesi gerekir. Aynı şekilde yurttaş kimliğini onayladığı, devletin kurumlarına vekalet verdiği, özlük haklarını yasalara devrettiği her yerde ve anda kendisiyle çelişir. Hem yurttaş olup, hem de tutarlı bir antimilitarist olmak mümkün değildir.


Tabii ki hemen bütün kimliklerden sıyrılıp, komple devletin ve yasalarının dışına çıkmaktan söz etmiyorum. Ama en azından, orduyu red, kişinin salt ahlaki değerlere

dayanarak, hukukun-devletin dışına çıkmasının billur bir başlangıcı olabilir.

Bugün dünyadaki gelişmelerin de ışığında artık zorunlu askerliğin, bir devlet politikası olarak da yavaş yavaş ortadan kalktığını görüyoruz. Ciddi bir ordu geleneği olan Türkiye'de de profesyonel orduya geçmek için hazırlıklar yapılmaktadır. Sivil hizmetin devletlerin politikası olarak ortaya çıktığı şu günlerde, sivil hizmeti bir aşama, bir kazanım olarak savunmanın da bir manası kalmıyor. Aksine ‘hantallıklarından sıyrılması’, ‘mobilize olması’, ‘devletin askeri yükünün azalması’ anlamıyla, sivil hizmete artık ordunun ihtiyacı vardır. Ahlaki olarak da sivil hizmetin kabulü ciddi bir çifte standartlıktır. Bu ‘ben öldüremiyorum ama, sen öldür ' demenin’ kaçamak bir yolundan başka bir şey değildir. Antimilitaristler artık sivil hizmetin çifte standartlığını sorgulamak ve aşmak zorunda değil. Artık yurttaş kimlikleri içinde uydukları her yasanın, bulundukları her statünün, meşru bütün kimliklerinin orduya ve devlete hizmet olduğunu bilmek zorundalar. Kuşkusuz kendisini ciddi olarak antimilitarist tanımlayan her kişi orduya dolaylı hizmetin ne olduğunu, kendisinin de bunun içinde olduğunu biliyordur. Tabi ki önemli olan bunu bilmek değil. Önemli olan. öncelikle dolaylı hizmeti; devlet, ulus. yurttaşlık gibi kavramlarla bir bütünlük için de algılamak ve çok ciddi bir şekilde taşınan kimliklerden (resmi kimlik anlamında da) rahatsızlık duymak. İkincil olarak da süreç içinde total reddin (diğer kurumları da kapsayan anlamıyla) olabilirliğine inanmak ve bunun yollarını aramaktır. İlk planda askerliği redde, polise ve mahkemeye başvurmamayı ekleyebiliriz. Bireyin devletle ilişkisinde ilk olarak orduyu reddetmesi çok anlamlıdır. Bütün temsil kurumlarında olan, bireyin adına hareket etme, karar verme orduda çok keskin bir şekilde kendisini gösterir. Birey başka kurumlarla ilişkisinde kendi benliğini koruma ve özgürlük yanılsamasını yaşayabilir. Ama orduda asla. Ordu yanılsamaya ne izin verecek düzeyde örgütlenebilir, ne de yapısı buna müsaade eder. Dolayısıyla da en iyi, sağlam yurttaşlık dersleri de orduda verilir.


Bütün Devletler Paranoyaktır


Çocukların doğacakları yerleri seçme hakları yoktur. Doğar doğmaz bir milliyete ve onun tarihine sahip olurlar. Çocuklar seçmeyerek geldikleri toprakta, düşmanlarını belleyerek, milliyetlerini bilenerek seçerler! Sonrada karşı ulusun topraklarında doğsaydılar, buradakilerin düşman olacaklarını hiç düşünmeden asker olurlar. Ve yeni haklı savaşlara (fırsat çıkarsa) giderler. Ölürler. Sakatlanırlar. Bütün milli tarih derslerinde, ordularının muzaffer, düşman ordularının namert, vahşi olduğunu. ...vs. öğrenirler. Bütün milli tarihler hep haklıdırlar. Düşman topraklarına girdiklerinde, bayraklarla, sevinç gösterileriyle karşılanırlar. Düşmanlar topraklarına girdiğinde kan, gözyaşı, yıkım ve bir dizi tecavüz götürürler.


Bildiğimiz gibi, Türkiye'nin üç tarafı denizlerle, dön tarafı düşmanlarla çevrilidir. Sadece Türk Devleti böylesine paranoyak değildir. Bütün devletler aynı şekilde paranoyaktır. Kuşkusuz müttefikler de vardır. Fakat onlar da her zaman kazık atabilirler. İşin ilginç yanı. devletler bu paranoyaklıklarında haklıdırlar da! Zira devletler her zaman ‘büyüme’ eğilimindedirler. İttifaklar kurulur, ittifaklar bozulur, yeni ittifaklar kurulur. Bir ulus diğerine bazen kardeş bazen de baş düşman olur. Tarih boyunca coğrafya ‘haklı’ savaşlarla sürekli değişe gelmiştir. Ve her ulusun diğerine saldırmak için, tarihten her zaman yeterli malzemesi kalmıştır. İktidarlar iktidarlarını sürdürmek için bu malzemeyi insanların kanıyla yaratır. Hem de sürekli kullanır. Tarihteki savaşlara tarafsız bir açıdan bakmaya çalışsak bile, kimin eli kimin boğazında belli olmayan bir muamma ile karşılaşırız.

Antimilitarizm yapısı gereği evrenseldir. Dolayısıyla her türlü ırksal, ulusal, uluslararası belirlenimlerin dışında, yadsınamaz bir ahlaki değerler üzerine kuruludur. Orduyu radikal red, ordunun ve devletin bütün savunularını temelden yıkan, billur, insani bir tavır olması nedeniyledir ki, orduların, devletlerin korkulu rüyasıdır. Örneğin, dünyada hiçbir devlet askerlik redçilerine sığınma hakkı vermiyor. Devletlere bunun için hak vermemek mümkün mü?


Radikal bir antimilitarist devletle olan yurttaşlık sözleşmesini, askerliği reddiyle terfikte tek taraflı olarak bozarken, bir dizi tohumu beraberinde atmış olur. Devleti oluşturan bir dizi ana unsur, yasalar saylanmamaya adaydır. Ulusal güvenlik, sınırlar da bunlardan birini oluşturur. Antimilitaristlerin düşmanları olmadığı ve bütün ‘kültür’leri kardeş gördükleri için ‘ulusal güvenlik’, ‘sınır gibi dertleri de olamaz.


Tarihin bıraktığı, kim kimin toprağına tecavüz etti, hangi ulus haklıydı, hangisi haksızdı gibi kimin eli kimin boğazında belli olmayan soruların yükünden de kendini muaf tutar. Dolayısıyla onlar için bütün sınırlar sunnidir ve sınırlar korunması gereken şeyler değil, çiğnenmesi gereken savaş mevziileridir. Devletlerin paranoyak olduğunu söylemiştik ama şunu unuttuk: Devletler paranoyak olmak zorundadır. Üstelik paranoyaklıklarını toplumun geneline de geçirmesi gerekir. İç ve dış düşman olmadan hiçbir devlet meşruluğunu sağlayamadığı gibi, iktidar iktidarlığını uzun süre rasyonalize edemez. Dolayısıyla iktidar iktidarını sürdürebilmesi için sürekli düşmana ihtiyaç duyar. Düşmanın umulmadık bir zamanda ortadan kalkmasıyla, panik halinde yeni düşman aranır. Nato'nun varlığını korumak için çırpınışlarında, bu filmi gayet komik bir şekilde izledik. Yani. düşman devletler aslında birbirlerine sürekli şükran borçludurlar!


Sermayenin milliyetini hızla yitirmeye devam ettiği, Avrupa birliğinin tek devlet çatısı altında birleştiği bir dönemi yaşıyoruz. Avrupa ülkeleri tek devlete doğru giderken, kapitalizmin ulusal yanının can çekiştiğini bağırıyor. Fakat Kapitalizm bir yandan uluslararasılaşırken, bir taraftan da yeni güçler dengesinde ulu-sal kimlikler sırıtmaya devam ediyor. Almanya. Avrupa birliğini oluşturan diğer ülkelerden farklı bir tavır olarak Hırvatları desteklerken, bunu herhalde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına inandığı için yapmıyor! Aynı şekilde ABD ile Avrupa arasındaki AGİK-NATO çekişmesi ve ABD ile Japonya arasındaki ekonomik savaş, kısacası dünyadaki dengeler ulusal kimliklerden çok da bağımsız değil. İşin diğer yanı silah sanayinin çarklarının dönmesi için ulusal çatışmalara, kamplaşmalara her zaman gereksinimi olduğudur. Eğer ilerde uzaydan bir düşman edinilebilirse savaş sanayii ulusal çatışmalara ihtiyaç duymaktan vazgeçebilir. Ama şimdilik böyle bir şey yok. Dağılan Sovyetlerdeki, Balkanlardaki, Doğu Avrupa'daki ülkeler, bakir pazarlar olması itibarıyla kapitalizmin iştahını kabartırken, bir yandan da gelişen milliyetçilik silah sanayiini uzun süre ihya edeceğe benziyor.


Tespitler, tahliller ne olursa olsun, olan ya da olacak savaşların önlenebilmesi ve özgür bir yaşam için, ırksal, ulusal, birleşik ulusal devlet kimliğinden sıyrılmış ciddi bir antimilitarist mücadele şart. Çünkü bu anlayışın dışındaki her çaba, reel politikanın batağında çırpınmaya ve başka varyasyonlarda silahlanmaya, savaş üretmeye mahkumdur. Sadece kapitalizmim değil, devletin, iktidarın olduğu her yerde ordu ve savaş da zaruri olacaktır. Devletlerin olduğu yerde, sözde savaşı önlemek için kurulan Birleşmiş Milletler gibi kuruluşlar da, sadece savaşın daha usturuplu yapılmasına yarayacaktır. Nitekim Irak'ta yapılan muazzam katliamın meşruluk belgesi Birleşmiş Milletlerden çıkmakta fazla tereddüde uğramadı.


Dünyamızdaki silahlanmanın, savaşların önlenebilmesi, özgür bir yaşamın olabilmesi için Anti-Militarist bir mücadele şart ama, sanıyorum ki antimilitarist mücadelenin gelişebilmesi, bir şeyleri gerçekten değiştirebilmesi için, öncelikle dünyanın değişebileceğine savaşların önlenebileceğine ilişkin genel bir inanca, motivasyona gereksinim var. Bunu şunun için söylüyorum: Devletin insan ilişkilerine yaygınlaşıp, güçlenmesi bir düşünce yapısını da beraberinde getirdi. Bu olabileceklere değil, sürekli olabilirliklerin sınırlarında hareket etmeye alışılmış rasyonel düşünce, hayalleri küçümseyen, aşağılayan kronik bir soğuk algınlığı. Aynı zamanda motivasyonu ve inancı beraberinde getirecek, radikal mücadele ve projelere ihtiyaç duyar.


Radikal Pasifizm - Antimilitarizm - Anarşizm


Radikal pasifizm ve anarşizm iki önemli antimilitarist unsurdur. Bu iki anlayışın antimilitaristliğine farklı kaygı ve önyargılar kaynaklık ederler. İkisi de antimilitarizm noktasında zorunlu temasa girdiği içindir ki her zaman birbirinden kolayca ayırmak mümkün olmaz. Zaten bu yazıdaki ayrımlarda çözümsel olmaktan öteye geçmeyecektir. Fakat yine de önyargılarının faklı olması, antimilitarizmin mahiyetini ve sonuçlarını belirler. Farklılıkları bu bölümde kısaca açıklamaya çalışacağım. Ama benim asıl derdim, farklılıkların üzerine gitmek değil, aksine kesişimleri yakalamak. İki anlayışın antimilitarizm noktasında, diğerinin önyargısıyla zorunlu temasa girmesi çok önemli. Çünkü daha sağlıklı ve geniş antimilitarist tavrı sağlayabilecek nitelikte. Her biri diğerinin antimilitarizmini eleştirirken bazı tehlikelere işaret etmesi dolayısıyla; bu tehlikelerden komple kurtulmanın değil ama, tedbir almanın-anlamanın yolunu açar nitelikte.


Purchase this book or download sample versions for your ebook reader.
(Pages 1-21 show above.)